2 Haziran 2008 Pazartesi

Metropolis

ANLAMI:
aslen büyük şehir değil, 'ana şehir' demektir.
antik yunandaki sehir devletleri, dar tarim alanlarinin besleyebileceginden fazla nufusa sahip olunca ya sparta gibi askeri fetihlerle yeni yerler elde etmisler, ya atina gibi ticarete agirlik vererek cesitli alanlardaki uretim kitligini kapatmislar ya da corinth gibi kolonizasyona gitmisler. yuzlerce kisilik gruplar yeni topraklari kolonize ederken, pratikte yeni bir devlet kuruyorlardi ama dogal olarak geldikleri sehirle aralarinda cok kuvvetli kulturel ve politik baglar bulunduruyorlardi. iste kolonilerin en azindan kulturel olarak bagli olduklari sehirlere metropolis denir. yani teknik olarak ne istanbul ne de new york birer metropol degiller cunku koloniler yaratmadilar. tabii zamanla halk arasinda soylene soylene buyuksehir haline gelmis ve anlami da bu sekilde degismis, koloni hikayesi de tarihin tozlu sayfalarina gömülmüş.
(immanuel tolstoyevski, 31.03.2006 02:17 - ekşisözlük)





SİNEMA FİLMİ:
1927 yapımı Fritz Lang filmi. Sessiz sinemanın nadide örneklerinden olup ilk uzun metraj bilimkurgu filmi olduğu kabul edilir. Distopik film türünün en iyisi diyenler de vardır. 1949'da aynı isimli manga yayımlanmış ve 2001'de animesi beyazperdeye aktarılmıştır. Aşağıda orijinal metropolis ile ilgili internette bulabildiğim en iyi yazıyı kopyalayıp yapıştırdım zira amerikayı yeniden keşfetmenin alemi yok. Maksat arayana kolaylık, aktarana keyif olsun...
İşte filmin bol 'spoiler' içeren ve sonunda yorumu yapılan o güzel yazı:

''Üç Çeyrek Yüzyıl Sonra Yeniden 'Metropolis' - Ulaş Başar Gezgin''

Metropolis filmi, Fritz Lang tarafından 1927’de çekilmiş. Sessiz film... Senaryosu, Thea Von Harbou’ya ait. Alman Dışavurumculuk Hareketi’nin klasiklerinden. Bizim bu film üzerine birkaç söz söylemeye ihtiyaç duymamızsa, Metropolis’te çizilen ‘distopya’nın (yani kötü ütopya) diğer 3.Dünya ülkeleri kadar Türkiye hakkında da birşeyler söylüyor olmasından kaynaklanıyor.
Yerin altında çok kötü koşullarda işçiler çalışmaktadır, yerin üstünde ise kentin egemeni, akrabaları ve kimi ileri gelenleri sefa sürmektedir. Cennet’le Cehennem bir arada. Sınıf çelişkisinin klasik bir sunumu... Ancak olaylar daha sonra değişecek: Kentin başkodamanının oğlu Freder, bir gün kazayla makine odasına iner. Burada işçilerin içinde yaşadığı Cehennem’i görür ve dehşete kapılır. Bir işçinin görevini alarak on saati makineler içinde ter dökerek geçirir. Vicdan azabı duyar ve babasına söyler durumu. Babası, tabii ki, başından beri biliyordur işçilerin içinde bulunduğu koşulları. “Eh, ne yapalım? Başka yolu yok para kazanmanın...” gibi gerekçeler koyar oğlunun önüne... Üstelik, bir müdürü de azarlar babası: “ ‘Oğlum makine odasına girmesin’ diye uyarmamış mıydım önceden! Bu ne dikkatsizlik! Kovuldun...” Freder, babasının bu tavrı karşısında kahrolur. Bu arada, işçilerin üzerinde birtakım tasarılar ele geçirilir. Bu tasarıların anlamını çözemeyen başkodaman, tasarıyı, kentin mucidi Rotwang’a götürür. Rotwang, başkodaman geldiği sırada, bir yapay işçi üzerinde çalışmaktadır. Hiç yorulmayacak, her emre itaat edecek bir kadın işçi. Sonunda başarmıştır. Başkodaman gelir, tasarıların anlamını sorar. Rotwang bir süre baktıktan sonra, bunların, yerin daha da altındaki katakombların haritası olduğunu bildirir. Birlikte oraya giderler. Görürler ki işçiler bir yerde toplanmış, birini dinlemektedir: Maria’yı (‘Meryem Ana’ da diyebiliriz; çünkü ‘Meryem’, Maria’nın karşılığı). Maria, barışçıl söylevler vermekte; sevgiden, kardeşlikten sözetmekte, iş koşulları dolayısıyla iyice yabancılaşan, iyice makineleşen işçileri kendinden geçirmektedir. Başkodamanın aklına bir fikir gelir: yapay insan, Maria’nın görüntüsünde yapılacaktır. Böylece işçileri denetlemek daha kolay olacaktır. Kalıbını çıkarmak için(!), Maria’yı kaçırırlar. Bir süre sonra, Maria görüntüsündeki robot hazırdır. Başkodaman, işçilere karşı şiddet uygulamak için bir bahane aramaktadır. Maria’ya, işçileri ayaklandırması emrini verir. (Bu kısımda birtakım sorunlar olduğunu düşünüyorum; yorumlar, film öyküsünden sonra sunulacak.) Maria, amacına –ya da başkalarının amaçlarına– ulaşır. İşçiler makineleri kırmaya başlamıştır. Halbuki bilmedikleri bir durum vardır: Makineler daha fazla kırılırsa, işçi evleri –işçilerin aileleriyle birlikte- sular altında kalacaktır. Sonrasında su baskını engellenmiş midir, engellenmemiş midir, anlayamayız. Kadın işçiler, çocuklarının akıbetinden kaygı duyarlar. Bu arada, insan Maria, Rotwang’ın elinden kaçmıştır. Freder’le karşılaşırlar ve çocukları güvenli bir yere götürürler. İşçiler, çocukların kurtulduğunu bilmediklerinden herşeyin sorumlusu olarak makine Maria’yı ateşe atarlar, ‘Cadı!’ çığlıkları arasında... Yanarken, gerçek teni görülür: Bir makinedir. O sırada insan Maria gelir. Rotwang, peşindedir. Başkodaman endişeye kapılmıştır: Acaba oğluna bir şey olmuş mudur?... Ve herkes oğul endişesiyle kavrulmaktadır o an. Başkodaman, herkesin insan olduğunun farkına varır. Freder sonunda görünür, Maria’yı Rotwang’ın elinden kurtarır. İşçileri babasıyla barıştırır, Maria’yı öper ve film burada son bulur.
Metropolis filmi, Tolstoy’un ‘Hıristiyan anarşizmi’ öğretisini sunan bir film. ‘Hepimiz kardeşiz; dinimiz, ahlakımız, vicdan duygumuz bizi birbirimize bağlar. Bunlarda ortağız. Öyleyse daha ne...’ şeklinde özetlenebilecek görüşlere bağlı kalmış bir film. Ancak Tolstoy’da da, Metropolis'te de eksik olan şey, bir sosyal psikoloji terimi kullanırsak, dış topluluk. ‘Biz’ var, ama ‘Onlar’ yok. ‘Onlar’ın olduğu bir tabloda, ‘Hepimiz kardeşiz’ demek öyle kolay değil. Bir de Müslüman kenti olsa Metropolis’in yanıbaşında, ya da bir Yahudi yerleşimi, durum çok farklı olurdu.
Filmde sürekli geçen bir cümle: ‘Kafayla kol arasında bir aracı vardır: kalp’. Yani, ‘Hepimizin paylaştığı bir duygu repertuvarı var; o, dünyayı yaşanılır kılmaya yeter’ türü bir iletisi var. Ama acaba böyle mi?.. İşçilerin üzerinde tasarılar bulunması, iyi düşünülmüş bir nokta. Biz izleyiciler, böyle rezil koşullarda yaşayan işçilerin er ya da geç başkaldıracağını düşünürüz. Bir tür toplumsal temsil. Yani hepimizde ortak olan bir olay akışı kavrayışı... Bu da merak öğesi yaratıyor. ‘Merak, tiyatronun DNA’sıdır’ derler, bunu film için söylemek de olası... İşçiler kaçış hazırlığında yönlü bir tahmin yürütüyoruz. Ama tutmuyor. İnsanlar, Maria’yı dinlemeye gidiyor gizli gizli. Halkın afyonluğunu yapıyor. Şimdi bir ayraç açıp özel bir konuya girelim: Bir bireyin, insanca bir yaşam sürmesinin iki yolu vardır: Ya olumlu veya olumsuz bir şeylere maruz kalır ve dünyaya bakışı değişir (bu şekilde Toplama Kampları’nda bile yaşamanın olanaklı olduğunu, Kamplar’dan sağ çıkmış kimi psikologlar söylüyor). Ya da insanca bir iktisadi-siyasal düzen yaratmak... Psikologlar ise, ikinci yolu değil de birinci yolu seçtikleri ölçüde, iktidar sahiplerine suç ortağı olurlar. Maria burada halkın afyonudur. Barışçıl sözleriyle insanlardaki öfkeyi dindirmektedir. Bir söylevinde, Babil Kulesi’nin yapılış öyküsünü anlatır: Varsıllar, göğü delip geçecek bir kule yapmayı düşlemişlerdir; onbinlerce yoksul, çalışmak üzere gelir. Varsıllar ve yoksullar için kulenin anlamı farklıdır: Yoksullar için saatlerce süren zahmet demektir. Ama sonunda kurarlar ve tepesinden bakarlar aşağıya, hep birlikte... Öfkeye yer yoktur... Maria’nın kişiliğinde, halkın tüm afyonları simgeselleştirilmiştir. Başkodamanın, şiddete başvurmak için gerekçe araması garip. Çünkü bu, bir parça hukuk devletini ansıtıyor. Yani, başkodaman bile kafasına göre şiddet uygulayamaz. Bir mantığı olmalı. Oysa, Metropolis’te hukuk devletinin zerresine rastlanmıyor. Bu yüzden, bu kısmı biraz zorlama sayıyorum. Su baskını, işçilerin başkaldırırken yitirecekleri birşeylerinin olmasını temsil ettiği ölçüde güzel. Ve üstüne, halkın yanar-döner halleri... Dün gözü kapalı dinledikleri Maria’yı, ‘Cadı!’ diye yakabiliyorlar. Bunun örnekleri bol...
Film bittikten sonra ne olmuştur, bu, belli değil. Yukarıda sözünü ettiğimiz iki yoldan hangisi gerçekleşmiştir acaba? Birincisi ise, statüko sürdürülmüştür. İşçiler artık, makinelere başka türlü bakmaktadır, patronlarını sevmektedir, -çocuklarının kurtulduğu- o büyük günün anısıyla yaşarlar bundan böyle... İkincisi ise, çalışma koşullarında düzelmeler olmuştur, çalışma saatleri azaltılmıştır. Ya da köklü değişiklikler gerçekleşmiştir: Başkodaman alaşağı edilmiştir, üretimle ortaya çıkan artı-değer, işçiler arasında eşit bölüştürülmektedir. Şimdi genelde 3.Dünya, özelde Türkiye bağlamına gelelim: Varsıllarla yoksulların arasındaki uçurum, gün geçtikçe derinleşiyor. Bu konu, bir Amerikalı gazetecinin yorumları dolayısıyla, Türkiye gündeminin de başköşesine oturdu. Orta sınıf eriyor ve yavaş yavaş Metropolis’in ilk haline dönüyoruz. Fakat bir öğe daha var; yabancı sermaye kapıda. Ulusalcılık-uluslararasıcılık tartışmaları almış başını gidiyor. Ulusalcılar, Türkiye’nin düzeni böyle gitsin mi istiyor... Tabii ki hayır... Ama yabancı sermayeyi reddederken, yerli iktisadın güç ilişkilerini yeniden kuracak hamlelere ihtiyacımız var. Kodamanların oğullarıyla, herkese ortak oğul kaygısıyla olmayacağını da biliyoruz bu işin... Metropolis’e bakınca, şunu söylemeden edemiyorum: Dünyada ne kadar az şey değişiyor ya da ne kadar az şey beklenilenden farklı olarak değişiyor. (kaynak: http://ulas.teori.org/)


Hiç yorum yok: