9 Ocak 2009 Cuma

Boşluk

'' Günümüzde sağlıklı kabul edilen insan, enerjisiz ve mutsuz bir insandır. Modern toplum olarak adlandırılan makine için sağlıklı olmak demek, sosyal olarak iş görür olmak demektir. Mutluluk ise bir muammadan başka bir şey değildir. Bunun üzerine modern hayatın bizi mutsuz ettiği yargısına varıp doğanın kucağına kaçar bazılarımız. Burada bir anda sağlıklı beslenmeye, doğa ile uyum içinde yaşamaya başlar. Çoğu zaman doğa ile uyum içinde yaşamak yokluk içinde yaşamakla aynı anlama gelse de mutlu oluruz bir süre bu durumun içinde. Zorunlu olarak şehire gelmemiz gerektiğinde insanların bu koşuşturmacaya nasıl tahammül ettiklerine inanamayız. Yine de bir süre sonra doğal hayat içimizde bir şeylerin yavaşlamasına neden olmaya başlar. Değişim yaratamadığımızı görürüz. Uzak kaldığımızı... Varoluş amacımızı gerçekleştiremediğimizi... Mutluluk olarak adlandırdığımız bir sakinlik içindeyizdir belki ama bu, gerçek bir mutluluk değil yalnızca sakinliğimizi ve huzurumuzu engelleyen dış etkenlerin en aza indirilmesinin sonucunda meydana gelen bir durumdur. Elbette hayatın içinde zaman zaman beklenmedik etkiler oluşur. Bu etkiler durumumuzu sorgulamamıza neden olur ve yeterince uyanıksak eğer bizde değişen bir şeyin olmadığını, temelde her zamanki kadar mutsuz ve karanlık içinde olduğumuzu fark ederiz.
Aydınlanma peşinde koşmaya başlarız bazen mutluluğu bulacağımız inancıyla ama aydınlanma çabasının kendisinin bile karanlıkların içinden geçerek olduğunu fark ederiz. Geçmişin bilgeliğinin bizi mutlu edeceğini düşünürüz zaman zaman. Eskiden insanların daha mutlu yaşadığına inanırız ama ardından eski bilgelerin hayatlarını okur ve temeldeki karanlığın o zamanda da şimdi olduğu kadar yoğun olduğunu fark ederiz. Yoksa Budha, rahat ve mutlu hayatını, canından çok sevdiği karısını ve çocuğunu bırakıp da çıkmazdı ışığın ve aydınlanmanın arayışına. Belki de bizim de böyle bir arayışa girmemiz gerekiyordur diye düşünür ve kendimizi bilinmeyene atar bazılarımız. Bilinmeyen ürkütücü olsa da garip bir çekiciliği vardır. Bir süre kendimizi karanlıktan uzak, aydınlığa ve aydınlanmaya doğru hareket eder buluruz. Derken.... Tapınakta, bir öğrencinin aydınlandığını duyarlar. Diğer öğrenciler aydınlanan öğrencinin çevresini sarar ve ona sorular sormaya başlarlar.
“Aydınlandığını duyduk,” der bir öğrenci. “Doğru mu?” “Evet,” der aydınlanan öğrenci. “Peki nasıl bir duygu? Ne hissediyorsun?” “Her zamanki kadar mutsuz,” diye yanıt verir aydınlanmış öğrenci.
Ekonomik ve siyasi sistemlerimizde kurtuluşu arayanlarımız vardır. Eğer daha iyi bir siyasi ya da ekonomik sisteme sahip olursak, açlar doyarsa, herkes iş bulur ve insani koşullarda çalışırsa dünya daha iyi bir yer olur ve ışık karanlığa hakim gelebiilr diye inanırız. Siyasi yapıları inceler, kurtuluşun belli bir siyasi ya da ekonomik yapıda olduğuna inanır ve onu desteklemeye başlarız. Elbette bizim gibi düşünmeyen karşıtlar karanlık tarafta biz ise aydınlık tarafta durmaktayızdır. Yine de 2008 yılındaki son global ekonomik krizde olduğu gibi görürüz ki, siyasi ya da ekonomik yapılarımız, biz onların ne kadar güçlü ya da iyi olduğuna emin olsak da yıkılıp bizi siyasi ve ekonomik bir bilinmeze, bir karanlığa mahkum edebilirler. Karşı taraf haklı değildir merak etmeyin; çünkü onlar da bizim kadar büyük bir karanlığın içinde yüzüp ışığı aramaktadırlar.
Yürümeyen sistemlerimiz için çözümlerimiz ortadadır: Bugünden ders alıp yarın daha iyisini yapmak. Buna karşın daha iyisini başarmak çabasıyla yaptığımız bütün girişimlerimiz “bugünün hatası” olarak ders alınacaklar listesine eklenir ve bizi yeni bir karanlık ile başbaşa bırakırlar.
Bazılarımız doğayı korumanın karanlıktan çıkış için bir anahtar olduğuna inanırlar. Eğer türleri korursak, daha az tüketirsek, ormanları yok etmezsek, işimize bisikletle gidersek dünyanın kurtulacağına ve herkesin daha mutlu olacağına inanırız. İnsan eliyle verilen zararları engellemeye çalışırken, tek bir süper volkan patlamasının, bir göktaşının ya da güneşteki bir patlamanın dünyaya, insanlığın yüzlerce yılda verdiği kadar zarar verebileceğini farkeder ve kurtuluşun garanti olmadığını anlarız zamanla. Dahası, biz ne yaparsak yapalım, tüketen insan tüketmeyi sürdürecektir. Kendimizi yeldeğirmenlerine karşı savaş veren Don Kişot gibi hissederiz. Yine de büyük bir irade ve inançla, yeryüzünde doğayı korumaya çalışan son insan da olsak yaptığımızı yapmayı sürdürme kararında oluruz. Fakat karanlık sürekli artmayı sürdürmektedir. Rahat ofislerinde kazandıkları parayı hesaplayan insanların, bu paraları kazanmak için binlerce insanın kanserin pençesinde ölmesine neden oldukları gerçeği karşısında çaresiz hissederiz kendimizi. Derken, mazlum kabul ettiğimiz insanların “başka bir çarem yok” savunmasıyla kendilerini zehirleyen şirketler için çalıştıklarını fark ederiz. Bu anlamsız olayın ardındaki gerçeği araştırırken işin ardında ekonomiden insan psikolojisine kadar geniş yelpazede bir nedenler ağı olduğunu görür ve meselenin yalnızca çevreyi koruma meselesi olmadığını fark ederiz. Fakat çaresizizdir ve bu karanlığın içinden çıkmak için, eğer yeterince bütüncül ve geniş açılı bir bakışımız varsa yeni ışıkların arayışına girişiriz.
Tüm körlerin içinde görenlerimiz vardır. Onların karanlık sandıkları bir dünyanın içinde renklerin olduğunu bilen bazılarımız. Görmeyenlere renkleri anlatmaya, ışığı göstermeye çalışırız. Kimimiz çarmıha gerilir, kimimiz alay konusu olur, kimimiz ise körlerle dolu bir dünyada gerçek karanlığa hapsolanın kendimiz olduğunu hissederiz. Işığı görmek yetmez bize, diğerleri de görsün isteriz. Fakat onlara renkleri ve ışığı anlatmak için giriştiğimiz bütün çabalarımız, en iyi ihtimalle boş, çoğu zamansa tehlikeli bir çabadan öteye geçmez. Derken uzaklaşırız... Kendimizi yalnızlığın karanlığında buluruz. Işığı anlatmaya çalıştığımız körler kadar körleşir ve ışığı aramaya başlarız...
Her şeyi doğru yapan ya da doğru yaptığını düşünenlerimiz vardır. Doğru yoldan gidersek mutluluğu ve ışığı yakalayacağına inananlarımız. Yine de hayatın bize sürprizler hazırladığını ve bizimkinden farklı planları olduğunu fark ederiz. Biraz daha ayrıntılı baktığımızda kendimizin her şeyi doğru yapmasının dünyanın daha aydınlık bir yer olmasını sağlamadığını görürüz. Dünyayı aydınlatmakla uğraşmaz yalnızca bulunduğumuz yeri aydınlatmaya çalışırız. Fakat en yakınımızdakileri, canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımızı bile aydınlatamadığımızı fark ederiz. Herkes kendi gerçeğini bulmaya çalışırken ve herkes kendi deneyimini yaşarken en sevdiklerimizin karanlık içinde bocaladıklarına tanık oluruz.
Peki bu bir kader mi? Ne yaparsak yapalım dönüp dolaşıp geleceğimiz yer karanlık mı? Farkında olsak da olmasak da, unutsak da hatırlasak da, sevsek de sevilsek de yok mu karanlığın içinde ışığın parlamasının bir yolu? Bazılarımız, önemli olanın yanıt değil sorunun kendisi olduğunu anlayan bazılarımız, doğru soruları sormaya başlarız sonunda. Karanlık nedir? Işık nedir? Bunları anlamama ya da ışığa ve mutluluğa ulaşmama neden olan şey nedir? Derken bir çözüm belirmeye başlar yaratıcı karanlığın içinde, yaratılışın ilk ışığı olarak. İlk ışık bana şunu söyler: cahilsin! Ben de bildiğimi sanmayı bırakarak, cehaletimi anlamaya çalışırım önce.
Ve karanlığın içinde cılız bir ışık parlamaya başlar...

-Başlangıçta, yaratılış kördü. Bilgi yoktu. Varolan tek şey, engin bir cehalet okyanusuydu. Bu engin cehalet okyanusunda bir hareket başladı . Bu hareketten duyguların farkındalığı doğdu. Bu duygulardan, bireysellik yaratıldı. Kendini yaratan bu hareket beş duyuyu ve zihni oluşturdu. Bu altı özellik, nesnelerle iletişime girdi. Bu etkileşim duyuların temelini oluşturdu. Bu duyular ise birey olma açlığını doğurdu. Bu açlık, nesnelere bağımlılığı yarattı. Bağımlılık, benliği oluşturdu. Benliğin sürekliliği, Ben’in durmadan yeniden doğmasına yol açtı. Yeniden doğup duran Ben, acıya, yaşlanmaya, hastalığa ve ölüme neden oldu-
(Budizmin yaratılış düşüncesi)

...Bütün evren, netliklerin değil belirsizliklerin yaşandığı bir alandır. Yaşamın özündeki değişim, net ve belirgin bir durumun varolmasını olanaksız hale getirir. Katı madde dahi sürekli olarak değişim içindedir. Değişmeyen tek şey değişimdir.
İnsanın ilk yanılgısı, değişmeyen ve sabit durumları aramasıdır. Sabit bir ekonomik gelir, sürekli ve değişmeyen bir aşk, sürekli sağlıklı olmak, yaşlanmamak, ölmemek, acı çekmemek, mutlu olmak ve elbette bütün bunların temelinde sahip olmak ister. Sahip olmak isteyen “Ben”dir. Bu sayede geri kalan her şeyden ayrı bir şey olarak “var sanabilir” kendini.
Şimdide yaşamak ister örneğin; çünkü varolan tek şey sürekli bir şimdidir. Fakat şimdiki zamanda asla kalamadığını fark eder; çünkü şimdi dediği anda “şimdi” çoktan “geçmiş” olmuştur bile. Şimdiki zaman bile içinde kalınabilecek sabit bir şey değildir.
Düşüncelerine sahip olmak ister insan. Eğer düşüncelerinin denetimi kendi elinde değilse delireceğine inanır. Oysa düşüncelerimiz dahi sabit değildir. Bugünden yarına değişim gösterebileceği gibi, dış koşullar tarafından etkilenebilir. Eğer düşüncelerimiz değişmeseydi, bugün hâlâ 20 yıl önceki görüşlerimize sahip olurduk. Hâlâ, dünyanın sabit durduğuna, tüm gezegenlerin onun çevresinde döndüğüne inanırdık; ya da o an inandığımız şey her ne ise ona inanmayı sürdürürdük. Bugünden geçmişe baktığımızda, geçmişin bilgisinin hatalı olduğunu söyleriz. Bugün biliriz ki insan başka bir türden evrimleşmiştir, dünya bir küredir ve güneşin etrafında dönmektedir, mitolojik tanrılar doğa güçlerini tanımlamak için kullanılmıştır, maddenin en küçük yapı taşı atom değildir ve halk kendini yönetebilir. Bugünkü bilgilerimize göre eski düşüncelerimizin hatalı olduğunu söyler ve konuyu kapatırız orada. Yarınki görüşlerimize göre bugünkü görüşlerimizin büyük olasılıkla hatalı olacağı gerçeğini kabul edemeyiz. Evrim kuramının hatalı kabul edileceği, Büyük Patlama’nın bizim düşündüğümüz gibi olmadığı, güneşin aslında bir alev topu olmadığı, dünyanın merkezindeki mağma tabakasının soğumayacağı ve halkın kendini yönetemeyeceği yönündeki yarının gerçeğini bugünden kabul edemeyiz. Ve elbette yarının düşüncesi de kendinden sonraki düşünceye göre hatalı ve eksik olacaktır. Düşüncelerimiz asla tam ve eksiksiz bir tanıma dönüşmeyecektir.
Duygularımızın bile değişmez olmadığından emin olamayız. Yine de bulduğumuz aşkı sonsuz sanmayı, elde ettiğimiz huzurun ya da çektiğimiz acının hiç bitmeyeceğini, zevk aldığımız şeylerin değişmeyeceğini kabul ederiz. Bilgelerin hiç öfkelenmemesini, herkesin bizi sevmesini ve kabul görmeyi ister, bilmediğimiz bir gelecekte, sürekli değişen bir evrende, değişmeyeceğine emin olduğumuz duygular için karşımızdaki kadına ya da erkeğe bağlılık yemini eder ve bunun bir kanıtı olarak, kalbimize karşılık gelen parmağımıza bir yüzük takarız. Oysa içinde yaşanan değişken koşullar, sürekli değişen zamanda duygularımızı da değişime zorlar. İleride göreceğimiz gibi bir iç organımızdaki küçücük bir değişim bile duygularımızın negatif ve pozitif uçlar arasında salınmasına neden olur. Değişen evren ve değişip duran hayatın içinde, kendimizin de sürekli değiştiğimiz ve “Ben” diyebileceğimiz sabit ve değişmez bir şeyin varolmadığı anlayışı, karanlıktan çıkmamıza yardımcı olacak ilk ışık pırıltısıdır. Buna karşın, sürekli değişip duran ve tanımlanamayacak bir benden bahsetmek bize korku verir. Bu nedenle de kendimizi tanımlama uğraşına girişiriz. Sahip olduklarımızla tanımlamaya çalışırız kendimizi ve elbette alışkanlıklarımızla. “Ben...” ile başlayıp, “...şöyleyimdir” ya da “...böyle yaparım” diye biten cümlelerle kim olduğumuzu ve ne olduğumuzu tanımlamaya çalışırız. Bütün bu tanımlamalarla boşluğa kaleler inşa etmeye çalışır ve bu kaleler elbette değişimin rüzgarlarıyla yıkılmaya başladığında, “Ben” dediğimiz ve temelde varolmayan şeyin yok olacağı korkusu ile tanımlarımızı sağlamlaştırmaya çalışırız. Bu da bizi daha korkak, daha gergin ve en önemlisi de daha az esnek bir varlığa dönüştürür. Sürekli değişen ve hareket halinde olan bir varoluşun içinde, esnemeyen ve değişmemeye çalışan bir varlığın hissedebileceği tek şey vardır: Acı ve ıstırap.
Eğer bir Ben var ise o zaman sahip olabilmesi ve tanımlanabilmesi gerekir. Bunu bildiğimiz için, sahip olmayı ve tanımlamayı “olmanın” önüne koyarız. Önemli olan olmak değil sahip olmak ve tanımlamaktır bizim için. Cehaletimiz bizi sahip olmaya ve tanımlamaya yönlendirirken, bilginin ışığı, olmaya yönlendirir. Cehalet “farkında olmanın” öneminden bahsederken, bilgi ve aydınlanma “farkında olmamanın” öneminden bahseder. Farkındalık olarak adlandırdığımız durumu sabit ve değişmeyen bir durum olarak algılar ve onu sabit ve değişmeyen bir durum yaratmak için kullanmaya çabalarız. Farkında olmak, çoğu zaman sahip olduğumu sandıklarımın farkında olmaktan başka bir şey değildir. Cehaletimizin içinde sahip olmak tanımını yalnızca maddi varlıklarla özdeştirir, aslında “Ben” dediğimiz şey dahil olmak üzere, duygularımıza, düşüncelerimize ve zamana sahip olmaya çalıştığımız gerçeğini göz ardı ederiz. Farkındalığımız asla farkında olmadığımız alana yönlenmez. Yönlenemez de zaten; çünkü farkında olmadığımız alan da tıpkı her şey gibi değişir durur. Farkındalık, bir anlamda gözlemek demektir. Fakat gözleyen bir Ben olduğu sürece, gözlemlenen daima “gözlemleyen Ben”in dayanak noktasına göre biçim alır. Tıpkı ışığı dalga olarak gözlemlemek niyetinde olan bir fizikçinin onu dalga, parçacık olarak gözlemlemeye niyetlenen bir gözlemcinin ise parçacık olarak görmesi gibi. Fakat gözlemci, gözlemleme niyetinde olmadığında geriye ne dalga ne de parçacık kalır.
Geriye kalan tek şey kocaman bir boşluktur!
İşte içinde ışığın parlayacağı boşluk burasıdır! ''

KAYNAK: http://www.derki.com/dergi (Cem Şen'in sırasıyla 'karanlık' ve cehalet' başlıklı yazılarının birleşimi. bu yazılar "Karanlığın İçindeki Aydınlık" yazı dizisini oluşturuyor)

1 yorum:

Ibrahim Ykr dedi ki...

Gerçekten mükemmel bir konuya değinmişsin lakin mutluluk her dönem ve her şekilde olup elde etme niteliği taşımamakta. Eskileri yad etmek istemek belki geçmişin değilde yaşanan aksaklıkların fiil'i zamana denk gelmesine tevekkül etmektedir, kimse zamanın büyüsü bozamaz ve yaşanan mutluluk zamandan öteye geçemez biz burada yaşanılan mutluluğun şuan olmamasını buruklar ve sorgu seliyle veryansın ederiz. Kimine göre kozmik olan zamanın dokularında gidip gelmek arasında çizgi de dikiş dokundurulur "olgusal oluşumun zamanda ki, ve etki eliyle değilen işlemler zamanın dokusuna direkt zarar vermekte" bana göre yaratmakta bir cebeliyet ister iradeyle yaratmak ve oluşum nesnel olmaktan gayri resmi özneldir bana göre; "mutluluk yaratılır"kim mutluluğunu yaratırsa mutludur. Aht ettim mutlu olmaya çabadır çabasız mutluluk yoktur o vakit, şuanda da aht etmek niyazda bulunmaktır arzı endam edip iki satır yazdım.. size sunarım efenim, ben IbrahimYakar